Kafkaokur'daki ilk yazım: "Sisifos'u mutlu hayal etmeye çalışıyorum"





Bundan çok, oldukça çok yıllar önce buradan çok uzaklarda yaşamış biri Antik Yunan’daki kahramanımız ,sıkı durun bir tanrı değil, sıradan bir insan.Sisifos...Kendisi mitolojide tanrılar tarafından lanetlenen ilk ölümlü. Homeros’a göre çok akıllı ve çok kurnaz. Öyle kötü niyetli, sinsi bir kurnaz değil ama.Doğru bildiğini savunmak ve hakkını korumak için aklını kullanabilen biri aslında. Bu Sisifos ayrıca tam bir deli yürek. Haktı hukuktu derken sürekli bütün tanrılara kafa tut, başkaldır, Zeus’un kaçırdığı kızın babasına kaçıranın kim olduğunu yetiştir, kapıya canını almaya gelen ölüm tanrısını tutsak alıp bir süre kimsenin ölmemesine ve tabi kaçınılmaz bir kaosa neden ol ve sonunda yeraltı dünyasına sürül.O kadar zeki adam orada zapt edilebilir mi? Bizimki ne yapar eder yeraltı tanrısı Hades’i bile kandırır, oradan da kurtulur. Hades yakalayana kadar uzun yıllar kimse eline geçiremez Sisifos’u. Ama yakalandı mı da öyle bir cezaya mahkum edilir ki… Her gün, çırılçıplak bir şekilde, kendisinin iki katı büyüklüğünde bir kayayı Olimpos Dağı’nın eteklerinden tepesine, yokuş yukarı ite ite taşımak zorundadır. Keşke bu kadarla bitse. Bu yuvarlak kaya zirveye vardığında durmaz gerisin geri aşağı yuvarlanır, Sisifos da ardından bakakalır ve tekrar baştan… Bitmez bir döngüdür bu aslında. Sonsuzluğa mahkum edilmiştir. O kayayı ister bedenindeki altıyüzden fazla kasın altıyüzden fazlasını da çalıştırarak büyük bir kuvvetle ve hızlıca itsin, fayda yok, isterse sırtını yaslasın, kayayı 'aman !’ desin, geri geri ve ağır ağır gitsin, sonuç aynı. Son değişmez. Durumun anlamsızlığı ve saçmalığı kimseyi felsefesini bu iki kavram etrafında geliştirmiş filozof ve yazar Albert Camus kadar derinden ilgilendirmemiş tabi; Camus,1942 yılında 2. Dünya Savaşı’nın ortasında ‘Sisifos Söyleni’ adlı denemesini yayınlamış, hatta bu deneme ile Nobel ödülü kazanmış. Efsaneyi irdeleyişiyle, yazarken bile hala okuyucuyla birlikte üzerine kafa yormaya devam eden haliyle ve türettiği düşünceleriyle herhangi bir mitolojik hikaye olmaktan çıkartıyor Sisifos’u. Bu tekrarlanan sürecin insanın gündelik hayatına paralelliğine dikkat çekerek yaşamın yaşamaya değerliğini sorguluyor, sorgulatıyor da. Hele de bireyin, ulusun, evrenin huzuru günbegün kaçıyorken.Ve iyi bir şeyler olabileceğine inancı korumak gerektiği fikrini içe sindiren sembolik bir gelişme bile olmazken ister istemez soruyor insan kendi kendine " Gerçekten tüm bu sıkıntıya değer mi? ".Bir artı on eksiyi götürmez de, görmezden geldirir mi ? Ne için ?Kaldırımdan kafasını inatla uzatan cılız bir sarı papatya kadar bile güçlü olamaz mı insanoğlu sürekli kendini tekrarlayan günlerde? Ne uğruna? Ya da yaşamın acı verici gerçekleriyle yüzleşirken bir bebeğin doğuşu üzerine düşünüp içinde uyanan o hisse sığınarak boğuşmaya devam etmeye gerek var mı? Sonuç değişecek mi? Camus’ye göre Sisifos acı içinde ittiği taşı bazı günler mutluluk içinde de taşıyabilir yukarıya. Değiştiremeyeceği koşulları aklına takıp acı çekerek ve umutsuzca geçirmektense günlerini, mecbur olduğu kısır döngünün farkında olarak ,bilincine vararak, karşı çıkarak riayet eder bu cezaya. Karşı çıktığı şey cezanın kendisi değildir, tanrıların ona yaşatmak istediği çaresizliktir başkaldırdığı. Bu bir deneyimse, onu deneyimleme şeklini kendisi seçebileceğini bilir. Acı çekmeye devam etmeyi seçseydi tanrılara yenilmiş olacaktı ama hayır, o acı çekmeye karşı çıktı ve zafer onun oldu. Sisifos efsanesinin insan hayatına paralelliği işte burdadır. Yaşam tüm seçenekleriyle kocaman bir pasta dilimiyse Sisifos kazanmak için kendine sunulan dilimi tanımlamalı, anlamalı, ve uyum sağlamalıdır. Kaya belki de birmilyononbeşbininci kez aşağıya yuvarlanırken durumunun bütünüyle farkındadır, gülümseyerek bakar arkasından. “Sisifos’u mutlu tasarlamak gerek.” der Camus. Vardığı sonuç da budur yaşamın yaşamaya değerliği ile ilgili,ona göre yaşananlara bir anlam vermeye çabalamak yerine boşluğu ve anlamsızlığı kabul etmeli, bunlardan güç almalı ve başkaldırmalıdır insan, yoksa zaten hayatla başedemediğini kabullenmiş olur ki bu da ona göre en kötüsüdür. Her birey kendi hayatında pratiğe dökebilir bu yaklaşımı. Hepimizin daha büyük, daha küçük, daha hafif, daha ağır, köşeli, yuvarlak, taşımak zorunda olduğu birbirinden farklı taşı var. İtiyoruz da itiyoruz. Fırtınalar geliyor, gücümüzü kesiyor, gözümüze toz kaçırıyor, nefesimizi tıkıyor, soğuktan üşüyoruz, elimiz, ayağımız kan içinde kalıyor, tam diyoruz ‘bitti’, her şey yeniden başlıyor. Hayat bu,eksik olana, korktuğuna, yok olana, üzene, gidene, her şeye rağmen değil, hepsine inat yaşamak lazım. Hayatı, ölümü, anlamı sorgulamak güzel, ama cevapsız kalınan noktalarda acıya, gözyaşına, yüksek sese, içsel ya da karşılıklı kavgaya, isyana karşı çıkmak gerek. “Tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insanın yüreğini doldurmaya yeter.” der Camus kendi “yaşam, yaşamaya değer mi?” sorusuna cevaben. Susturun dış sesleri, bir dinleyin göğsünüzü… Bakın, dopdolu yüreklerimiz.


Gizem Demirel

Kafkaokur Sayı 12

Temmuz&Ağustos 2016


21 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör